Bumin Doğrusöz, 11/09/2006
Hatırlanacağı gibi 5084 sayılı kanunla Serbest Bölgeler Kanunu'nda değişiklikler yapılmış ve vergi istisnaları yeniden ve sınırlandırılarak düzenlenmişti. Bu sınırlama da özellikle kurumlar vergisi açısından yapılmıştı. Serbest Bölgeler Kanunu'nda yapılan bu değişikliklere ilişkin Maliye Bakanlığı görüşü ise 4 Eylül 2004 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 85 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu Genel Tebliği ile açıklanmıştı.
Bakanlık tarafından konuya açıklamalar getirmek üzere yayınlanan, ancak pek çok bağlayıcı düzenlemeler de içeren bu Genel Tebliğ'in 2.1.1. maddesinin 1. fıkrasında, istisnanın, sadece faaliyet ruhsatlarında belirtilen süre ile sınırlı olmak üzere serbest bölgelerde yürütülen kazançlara ilişkin olduğu, dolayısıyla, serbest bölgelerde şubesi bulunan mükellefler ile işyeri, kanuni ya da iş merkezi serbest bölgelerde olan mükelleflerin, bölgeler dışında yürüttükleri faaliyetlerden elde ettikleri kazançların istisna kapsamında olmadığı ifade edilmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında da "Diğer taraftan, sözü edilen istisna serbest bölgelerde yürütülen faaliyetlerden elde edilen kazançlara ilişkin olduğundan, serbest bölgelerde elde edilmiş olsa dahi faiz, repo ve benzeri faaliyet dışı gelirlere teşmil edilebilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte, serbest bölgelerde yürütülen faaliyetlerden doğan alacaklara ilişkin kur farkı ve vade farkı gelirleri istisna kapsamında değerlendirilecektir" şeklinde düzenleme getirilmiştir.
Bakanlığın bu görüşü, "asli faaliyetlere ilişkin gelirlerin fer'i gelirlerinin de aslın rejimine tabi olması gerektiği" şeklindeki yargı anlayışında da genel kabul görmüş ilkeye ters düştüğü gibi, şirket gelirlerinin "faaliyet geliri-faaliyet dışı gelir" şeklinde vergi kanunlarında olmayan bir ayrıma tabi tutulması sonucunu da doğurmuştur.
Bakanlığın anlayışına göre, serbest bölgedeki bir şirket istisna kapsamında ihracat kazancı elde etse ve bu gelirini bir bankada mevduat olarak değerlendirirse, elde edeceği faiz vergiye tabi olacaktır. Hatta şirket, sermayesini bir bankaya mevduat olarak yatırsa veya repo yapsa, bu işlemlerden elde edeceği gelir vergiye tabi olacaktır. Mükellef haklarına saygılı vergi yönetiminin anlayışına göre, asıl faaliyet zararlı olsa, yani şirket zarar dahi etse, zararını nazara almaksızın bu gelirleri dolayısıyla vergi ödeyecektir. "Hep Bana Adaleti" şeklinde nitelendirdiğim bu anlayışta, faiz veya repo geliri, mali gücü ifade etmektedir.
Nihayet serbest bölgede faaliyet gösteren bir mükellefin başvurusu dolayısıyla konu yargının gündemine taşınmış ve Genel Tebliğ'in bu düzenlemesinin yargısal denetimi sağlanmıştır.
Konuyu değerlendiren Danıştay 4. Dairesi de, aktardığımız düzenlemede açık hukuka aykırılık görerek, 85 sayılı Genel Tebliğ'in 2.1.1. maddesinin ikinci paragrafının yürütmesini durdurmuştur.
Danıştay 4. Dairesi E.2005/1890 sayılı dosya kapsamında verdiği 13.7.2006 tarihli Yürütmeyi Durdurma kararında konuyu Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 13, Gelir Vergisi Kanunu'nun 37, 38 ve 75. maddesi açısından değerlendirerek, "Bütün bu maddeler birlikte değerlendirildiğinde, yasa koyucunun kurumlar vergisi mükelleflerinin her türlü kazancını ticari kazanç niteliğinde kabul ettiği sonucuna varılmaktadır. Esasen bu gelirlerin bir kısmının menkul sermaye iradı olarak kabul edilmesi, bu iradın elde eden kişiye göre ticari kazanç sayılması ve esas faaliyetin ayrılmaz bir unsuru olması vasfını değiştirmemektedir. Sermayenin veya nakillerinin bankalarda değerlendirilmesi ekonomik ve ticari hayatın bir gereği olup, bu gelirlerin ticari hayatın bir gereği olup, bu gelirlerin ticari faaliyetin kapsamı dışında düşünülmesi mümkün değildir. Nitekim 3218 sayılı kanunda da kurumlar vergisi istisnasından yararlanma şartları belirtilmiş olup, kanunda elde edilen gelirlerin niteliği açısından bu ayrıma gidilmiştir. Bu durumda 85 seri no'lu Genel Tebliğ'in 2.1.1. maddesinin 2. fıkrası ile getirilen kurumların ticari kazançlarının bir unsuru olan banka faiz gelirlerinin ana faaliyet konusu işlerden elde ettikleri ticari kazanç kapsamında olmadığı şeklindeki düzenleme ile 3218 sayılı kanunda öngörülmeyen bir sınırlama getirilmiştir. Açıklanan nedenlerle olayda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 27. maddesinin 1. fıkrasının 2 numaralı bendinde öngörülen şartların oluştuğu sonucuna ulaşıldığından teminat aranmaksızın yürütmenin durdurulmasına (...)" şeklinde karar oluşturmuştur.
Söz konusu gelişmeleri de, elimize ulaştıkça duyurmaya devam edeceğiz. Ancak şimdilik uygulamanın, aktardığımız karar doğrultusunda oluşacağı veya oluşması gerektiği ise tartışmasızdır. Danıştay'ın fer'i nitelikteki gelirlerle ilgili önceki kararları ile de uyumlu bu kararının, idarenin bundan sonraki yorumlarına da esas teşkil etmesi gerekmektedir.